Bazen içinde bastırdığın duygular, ansızın bir gün gün yüzüne çıkar. Artık onları içinde tutamaz, bastıramazsın. Zamanında sana farklı farklı duygular olarak gelen ne varsa, o gün birbiriyle birleşir ve öfkeye dönüşür.
Öfke, insana normalde yapmayacağı şeyleri düşündürebilecek kadar güçlü bir duygudur. Bazen öyle büyür ki, Onu nasıl yok edeceğini bilemezsin. İşte tam o noktada, içinde var olduğunu bile bilmediğin düşüncelerle ve isteklerle yüzleşmeye başlarsın.
En korkutucu olanı ise başka bir insana zarar verme isteğidir. Bu seçenek en kötü olanıdır. Bu isteği bir şekilde susturabilsen de her zaman içinde olduğunu bilirsin. O öfkenin çığ gibi büyüyüp artık onunla başa çıkamadığın günün gelmesini büyük bir korkuyla beklersin. Çünkü öfkenin kontrolü ele geçirdiği bir anda insanın kendisini tanıyamayacağı düşüncesi, başlı başına büyük bir korkudur. Ne kadar korksanda bazen gerçekten bir insanı öldürebilecek güçte olursun.
O günün gelmesinden ne kadar korksanda içinde bastırdığın bazı duygular o günün gelmesini dört gözle bekler. Bir cana kıymak ne kadar da vahşice değil mi? Kendindeyken ayık haldeyken kendini geç başka bir insana bir iğne bile batırıp canını yakamazken, o hale geldiğinde birini öldürmek istiyorsun. Eğer bunu yapamıyorsan aslında o çizgiyi halen aşmamışsın demektir. Bu çizgiyi aşan insanlarda gözü dönüp vahşice insan katledenlerdir. Katil ünvanını almaktan zevk alan ve bundan da gurur duyanlardır.
Her insanın bir kırmızı çizgisi vardır.
O çizgi aşılınca insana hiç yapmam dediği şeyleri düşünmeye başlayabilir. Bu bir insanın anlık olarak çok sinirlenmesi, sinirden gözünün dönmesinden oluşan bir sorundur.
Peki burada suçlu kim?
O insanın kırmızı çizgisini aşan mı?
Yoksa,
Kırmızı çizgisi aşıldığı için ona bir şekilde ceza vermek isteyen katil rolündeki kişi mi?
Bu senaryoda suçun sorumluluğu, eylemi gerçekleştiren kişiye aittir.
Hiçbir insan ne olursa olsun başka bir insanın canını alma hakkına sahip değildir.
Olaya hukuk açısından baktık.
Şimdi de kriminoloji açısından bakalım;
Katil rolündeki kişi,en başında bahsettiğimiz; kişinin duygularını bastırması, hissettiklerini dışa vuramaması ve bundan dolayı da kendini kısıtlı hissetmesi sebebiyle içe kapanık bir kişi haline dönüşür. Bu küçüklükten gelen bir durumdur. Kişinin küçüklükten beri içine kapanık şekilde büyümesi ve artık gerçekten büyüdüğünü hissettiğinde de duygularını öfke şeklinde dışa vurması onu bir insanın canını almaya kadar sürükleyebilecek olası ve korkunç bir durumdur. Bu tip kişilerde küçüklük travmaları en etkin olan unsurdur. Kişi, küçüklükten beri aile içinde hep bir sorunla büyüdüyse, görüşleri ve de düşünceleri dinlenmeyip önemsenmediyse ve en önemlisi çocuk aile içinde şiddet gördüyse veya bir şiddete tanık olduysa kısacası hep bir baskı altında büyüdüyse bilinç altında bu tip durumlar her zaman bir yer tutar. Ve ileriki zamanlarda baş göstermeye başlar. Kişi, küçüklükten beri içinde biriktirdiği öfkesini şiddet yoluyla yok edebileceğini düşünür. Şiddet bir cinayete dönüştüğünde ise içindeki öfkesini yok edemediğini farkettiğinde artık herşey için çok geç olur. Sağlıklı bir bireyin içinde biriktirdiği öfke hiçbir zaman kırmızı çizgisi aşılsa dahi bir şiddete hatta daha da ilerisi bir cinayete dönüşmez.
Zor bir çocukluk, bir insanı suç işlemeye mahkûm etmez.
O halde şimdi olayımıza geri dönebiliriz.
Katilin işlediği suçtan sorumlu olduğu açıktır. Fakat buradaki tek suçlu katil olmakla kalmaz. Katilin ailesi hukuken suça sahil olmasa da failin yetiştiği ortamın ve çocukluk döneminde yaşadığı olayların kişiliğinin oluşumunda ne kadar etkili olduğunu göz ardı edemeyiz. Çünkü bu kişiyi yetiştiren, sağlıklı bir bireyi katile dönüştüren onlardır. Bunu en basit bir örnekle açıklayacak olursak; Bir bitki düşünelim. Ona sürekli fazla su verirseniz de, hiç su vermezseniz de sağlıklı büyümesini bekleyemezsiniz. Bitkinin açmaması ya da gelişememesi yalnızca onun “suçudur” diyemezsiniz. Buradaki en temel öge sorunun kaynağıdır.
Burdan da şu sonuca varabiliriz ki;
Suçlu çocuk yoktur, suça sürüklenmiş çocuk vardır.